9 Haziran 2012 Cumartesi

gala gösteriminde bahtsız jübile





Başladı diye kutlarken bir çığlık, karanlık, aydınlık, gürültü, zifiri ve şimdi : değişti. Bir gün her şey bitti. Başlayacak diye uyandığında. Başlama umudu yok edilmenin kapısından attı onu.  Tilkilerin kuyrukları beyninden uzaklara yol olmuş aktı. Nerede bu kürkçüler? Nereye gidecek bu tilkiler? Bu uçsuz bucaksız hükmü vitrin, sadece, siz sevenlerine. Hükmü kalmamış, göremiyor, kocaman, sahipliği kaybolmuşluğunu hayatının. Ölüm burada artık. Oysa ne kadar yakın ve gizemli olduğu, düşünmeden yatılmadı sıcak yataklara. Ne çabuk unutuldu bu hayal kırıklığı. 

Ortalık kıyamet gibi. Koşturan cansız bedenler, artık yılmış dilsiz ruhlar. Kimse duymuyor, herkes bağırıyor. Hep bir ağızdan, yalnız çığlıklar atıyorlar ortak tema çatısında: İTİRAZ.

Darıla darıla kurulan tanışıklıkların son pasları artık. Düdük, ağzında hakemin. Hakem ne bilir, dolaşıyor ağzında silahı. Kontrol sahipleri hep böyle yapmadı mı?  Çaldığı an sönecek bütün bulutlar. Balon gibi. Dağılınca bütün sözcükler, sadece kendileri kalacak ve sahip oldukları zihinler. Apaçık. Saklayamıyor şimdi bu zifiri karanlıkta. Gün ışığında gözden kaçanlar, göze battı hep çizildi retinalar.  Daha net görecekler bundan böyle. Bundan böyle mi? Her an yıl gibi donup geçmez ve kar taneleri düştüğü yeri yakarken. Bundan böyle yok.
Sıradaki bölüm: YOK. Olmayanla ilgili denemeler. Yazarı intihar etmiş, röportajla ilgili telif hakkı imzası şart. Olmayanlardan birini buldu tanıdık. Tilkilerinden birinin bir faydası dokunacak Geçmeyen zamanın bir gününde.  Yazar imza atmayı reddedip parmak izi vermekte direnmeseydi, yalanların içinde belki inandırılabilirdi, isyankâr kalabalık.

Yıldızlar ayağa düşmüş, parlamaması kimseyi şaşırtmadı. Popüleritesini borçlu olduğu ruhu, terk-i Kalb eylemeseymiş.. Yalnızlığını bulutlara borçlu. Minnetini okuma bilmeyen teyzeye redakte ettirip, vicdanını onardı.

Artık yok, olağan dışı niteliklerde açık her isim ve cisim. Bir gün cama konan kuş,  şimdi kafasına pisliyor, kahkaha atarak,  milli piyangonun iflasının yası tutuluyorken, bugün.  Bir günden bu günlere hissettiği dün kadar aşina oysa.
Perişan oldu, Neden. Bulamadı. Bulamayacağından eminken bile işlerin ters gidip bulabileceği ihtimaline dönmesini bekledi.  Dağı delip ev yapmış tilkinin biri. Yalnızlığına armağan, dağın ötesinden bir anlam kokmuyor artık buralara.
Sür'atli yolculuklar saniyelerle ifade ediliyor ve yolculuk tamamlandı. Sarsıntı nedeniyle özür dileyen esnaf, işlerin kesat olduğundan şikayetçi. 
Mazlum ahını geri çekmiş, zalim utanç içinde. Cam kırıkları içinde toplu iğneler kaybolmuş. Ne aradığını bilmeden kanatıyor parmaklarını bir grup politik.
Uyuyanlar birkaç duygusalın haline üzülüp uyanınca, uykusuzlar bıraktı mizahı. Artık çok anlamsız adam yaptı, oldu. Gülünecek ne kaldı ki ağlayasın? Uslanmak eylemi yasaklanmış ve artık kimsenin gözleri yaşarmıyor spreylerden. Alışkanlıkların odalara sığmadığı evler birikmiş yamaçlarda ve artık Yok bölümüne final planlıyorlar. Planlarına uygun giderse işler, ters gitmezse, olmayacak son bölüm.
Manidar hareketler, uyaksız cümlelerle; amacına uygun bitirmek diziyi. Amaca en yakın nokta. Tam sırtındaki işte. Bir oyun oynadı ve kazandı. Günler aydınlanıp geceler kararmadıysa da çok zaman aldı. Ulaşması ona. Sırtına dokundu ve filmi uzattı. Onun kahramanları yok. Kendi yok. Yazarı intihar etmiş. Kıyma makinasından, ince çekilmiş hislerle bezeli bir senaryo. Sırtı başka tarafa baktı hissetmedi dokunuşu, yalnızlığına alışmış kalabalık çarpışmalarının içinde artık. Senaryosu düştü, parlamaya küsen yerdeki yıldızların kucağına. Yeni düştü o, yardım edecekler elbet.
 Etmediler. Yapayalnız devam etti, o da senaryosunun peşinden. YOK senaristiyle birlikte artık YOK. Yeni, Olgun, Nefi. 'Gubar-ı hüzün' fon için şarkı bile bestelemişti.
SON.

GAMZEGÜL KIZILCIK

19 Ekim 2011 Çarşamba

şebnem ferah

Bir Küçük Güvercin


Bir güvercinin kemikleri kadardı artık dayanılırlığı. Kanadı kırılmış, kaldırım kenarında kalmış bir güvercininki kadar.. Yaradılışı değildi özgürlüğüne engel olan. Doğasından bi'haber, birkaç kendini bilmez, onun göklerde olmasının bir doğa kanunu  olduğunu anlamadı ve kırdılar kanadını. Sonuçlarını düşünmeden, bilmeden, istemeden. Ama artık kanadı kırık ve bir kaldırım kenarında, yalnız, çaresiz, savunmasızdı. Eğer bir süre dayanabilirse kanadı iyileşecek ve yine 'kendini bilmez' , 'insanlıktan bi'haber'lerin çok yükseklerinde, göklerde süzülecekti. 
En savunmasız halinde olmasından mutluluk duyanlar da vardı elbet. Kediler mesela. Her an bir saldırı bekliyordu. Daha önceden de kırdılar kanadını, yine saldırdılar. Danışıklı dövüş. Zaten yine aynı yerden kırıldı kanadı. Hassastı, narindi, hor görülmeye gelemeyecek bir yaradılışı vardı; ama hep en zayıf noktaya çalışıyorlardı. Eğer yine iyileşebilirse, o insanların olmadığı, uzak ve sınırsız, uçsuz bucaksız yerlerde devam edecekti uçmaya..
Film gibi, kışta gelmişti. Bu kaldırım taşında yalnızdı işte. Doğa ve insanlık tek yürek olmuş, ona karşıydılar sanki. 
Yavru bir kuşken kurduğu hayallerini düşündü. Bir yabaniye yem olabilirdi, yuvadan düşüp can verebilirdi. Emsalleri hep bu kötü ihtimaller üzerine kafa yorup gergin yaşadılar. Oysa o, bu olasılıkları yokmuş gibi küçümsedi ve özgürlüğüne kavuşacağı günün hayaliyle yaşadı. 
Hiçbir zaman, 'Artık özgürüm' diyemeyecekti. Çünkü mutlak özgürlük bu dünyada sadece bir ideal, bir hayal, en iyi ama en ulaşılmaz ihtimaldi. Yaşayacağın süre bile belli değilken, her an canından olabilecekken, özgürlüğün sınırsızlığından bahsetmek ne kadar ütopik, ne kadar boş, ne kadar büyük bir zaman kaybı..
Yine de inandı. En özgür olamam belki ama olabildiğince özgürüm diyeceğim birgün. Bu kış biterse eğer, o bitmeden, bunu söyleyebilecekti.  Doğa ananın şartları onun yaşamasına elverişli olacaktı. Kanadı iyileşecek, istediği yere uçacaktı. Özgür olacaktı, önce yüreği.
Kış tüm şiddetiyle donarken, o, kuş, küçücük beyniyle sadece düşündü. İyi niyetlileri de vardı bu insanların. Aslında yapmaları gerekenler bunlardı, taktir etmek anlamsızdı. Ama dünyanın çivisinin kaybolduğu bu dönemde, insanların yapmaları gerekeni yaptıklarında madalya almaları gerektiğine inanıyordu. Azalmıştı olması gerekenin uygulayıcıları.
O kaldırım taşından alıp bir bahçe köşesine taşıdılar önce onu. Ezilmesin diye. Hem ev sahipleri ona iyi bakıyorlardı. 
Gün geçtikçe daha iyi hissediyordu kendini. Ev sahipleriyle de bir gönül bağı oluştu aralarında. Birgün buralardan gittiğinde, iyileştiğinde onları görmek için sık sık geri gelecekti. Bu iyi insancıkların, kötülerden hiç etkilenmeyeceğini bilse de, aklınca onları da korumak istiyordu kendiyle birlikte. 
Zaten savunma mekanizması da bir güvercine göre çok iyiydi. Kendine inanıyordu, açıklama yapmak anlamsız, o başarabilirdi isterse.
Ki başardı da.. İyileşti ve uzaklaştı kötülerin coğrafyasından.. Ev sahibinin okuduğu bir kitapta duymuştu: İbni Haldun diye bir adam söylemiş: Coğrafya Kaderdir! Ama o kaderine boyun eğmeyenlerden, mücadele edenlerden, hayatının elinde olan kısmına hükmedebileceğini bilenlerdendi. Kaderini yeniden çizdi, mutlu olması için gerekenleri düşündü, ölçüp tarttı ve yeni hayatına başladı.. Koca yüreği ve kuş beyni çok uzak diyarların kapılarını açtı ona. Sınırsızca değil ama yeterince özgürdü. Mutluydu. Uçuyordu.


GAMZEGÜL KIZILCIK